Bir yerleşimi şehir yapan nedir?
O yerde bulunan binalar mı?
Caddeleri, kaldırımları, meydanları, parkları, yolları mı?
O yerleşim yerinde yaşayan insanlar mı?
Yoksa bunların çok dışında, o şehirde yaşayan insanların birbirleriyle ve yaşadıkları yerle kurdukları ilişki mi?
Belki de asıl soruyu şöyle sormak gerekiyor:
Nasıl bir şehirde yaşamak istiyoruz?
Çünkü şehir denilen şey, yalnızca fiziki ya da haritada gösterilen bir sınırın içindeki yapıların toplamından ibaret değildir. Şehir; o şehirde yaşayan insanların geçmişten günümüze taşıdığı hafızası, alışkanlıkları, birbirleriyle ve mekânlarla olan ilişkileri, beklentileri ve ortak yaşam kültürüyle, yani kent sosyolojisiyle şekillenen bir yapıdır.
Bir şehrin meydanlarından geçerken orada daha önce nasıl bir yapılaşma olduğunu, yıllar önce kimlerin buluştuğunu bilmiyorsak; eski bir yapının önünden geçerken onun hikâyesini merak etmiyorsak; hayatımızı geçirdiğimiz sokaklar değişirken bundan etkilenmiyorsak, aslında yalnızca yapıları değil, kentsel hafızamızı da kaybediyoruz demektir.
Ancak kentsel hafıza, geçmişe takılıp kalmak demek değildir.
Tam tersine, geleceği doğru kurgulayabilmenin şartlarından biridir.
Şehrimizin en önemli sorunlarından, eksikliklerinden biri de galiba tam olarak burada ortaya çıkıyor: Geçmişimizi yeterince bilmiyor, bildiklerimizi de yeterince koruyamıyoruz.
Balıkesir özelinde baktığımızda bunu daha iyi görebiliriz.
Bu şehir yalnızca bugün gördüğümüz binalardan, yeni açılan caddelerden ve büyüyen yerleşim alanlarından ibaret değil elbette…
Mahalleleriyle, tarihî çarşı bölgesiyle, eski yapılarıyla, Kuvâ-yı Milliye kimliğiyle, yıllar içinde değişen sosyal yapısıyla ve önceki nesillerin bıraktıklarıyla bir şehir kimliği oluşmuş durumda.
Ancak kentler kaçınılmaz olarak değişiyor. Değişmek zorunda da.
Nüfus artıyor. Daha 1980’de şehir merkezimizin nüfusu 124 bin civarındayken bugün bunun yaklaşık üç katına ulaşmış durumda. İhtiyaçlar değişiyor, yeni yapılar yükseliyor, ulaşım alışkanlıkları dönüşüyor, teknoloji hayatımızın her alanına giriyor.
Asıl mesele, değişirken neyi kaybettiğimiz ve neyi kazanmak istediğimiz.
Çünkü büyümek her zaman gelişmek anlamına da gelmiyor.
Daha fazla bina, daha uzun ve geniş yollar, daha büyük alışveriş merkezleri, daha kalabalık caddeler veya artan araç sayısı bir şehri tek başına daha yaşanabilir hale getirmiyor.
Bir şehirde gençler etkinlik yapacak, çocuklar güvenle oynayacak yer bulamıyorsa; yaşlılar kendilerini sosyal hayatın dışında hissediyorsa —ki Balıkesir Türkiye’nin en yaşlı büyükşehirlerinden biri—; engelli bireyler için hayat sürekli bir mücadeleye dönüşüyorsa; insanlar birbirlerine karşı giderek daha duyarsız ve güvensiz hale geliyorsa, yalnızca fiziksel büyüklük fazla bir şey ifade etmiyor.
Çünkü şehir, birlikte yaşama sanatının en bariz ve somut biçimde tezahür ettiği yerdir.
Aynı sokakta birbirinden çok farklı düşünen, birbirinden çok farklı hayatlar süren insanların yan yana var olabilmesidir.
Aynı meydanda farklı hayat tarzlarına sahip insanların bulunabilmesidir.
Birbirimizi tanımasak bile birbirimizin hakkına saygı gösterebilmektir.
Yere çöp atmamak kadar basit ve sıradan bir davranıştan, ortak bir kamusal alanı korumaya kadar uzanan geniş bir sorumluluk duygusudur.
Belki de “ben” değil, “biz” duygusunu oluşturmak, şehrin başarması gereken en önemli şeylerden biri olmalı.
Çünkü şehir yalnızca belediyelerin, kurumların, yöneticilerin veya şehir plancılarının işi değildir.
Elbette iyi bir şehir için doğru planlama gerekir.
Bir şehrin şehir olması için altyapı gerekir, ulaşım gerekir, yeşil alan gerekir, kültür ve sanat alanları gerekir.
Ne yazık ki şehrimizde sayısı giderek azalan korunması gereken tarihî yapılar ve yaşatılması gereken bir şehir hafızası gerekir.
Ama bütün bunlardan çok daha fazlasına ihtiyaç vardır:
Şehir bilinci… Şehirli olma bilinci…
Yaşadığı sokağı kendi evinin bir parçası, uzantısı gibi gören; yeşili ve ağacı koruyan; tarihî yapılarına ve eserlerine sahip çıkan; komşusunun hakkını gözeten; kamusal alanı kendi malı gibi kullanmaktan kaçınan; farklılıklarla birlikte yaşayabilen bir şehirli profiline sahip olmayan bir şehir, dünyanın en iyi planlanmış şehri olsa bile gerçek anlamda yaşanabilir bir yer olamaz.
Bugünün Balıkesir şehir merkezinde ne yazık ki kentsel planlama konusunda sınıfta kaldığımız gibi, ortak aklı, birbirimize saygıyı ve kamu-özel alan ayrımını gözetmeyi başarabilen bir şehirli profiline de yeterince sahip değiliz.
Tüm bu nedenlerle “Nasıl bir şehirde yaşamak istiyoruz?” sorusu sadece yöneticilerin muhatap olabileceği bir soru değildir.
Şehirde yaşayan tüm paydaşlara sorulması gereken bir sorudur.
Nasıl sokaklar, nasıl mahalleler, nasıl meydanlar, nasıl bir ulaşım düzeni, nasıl bir çevre, nasıl bir şehir kültürü istiyoruz?
Ve en önemlisi:
Bu şehirde yaşayan Balıkesirliler olarak nasıl bir şehri paylaşmak istiyoruz?
İşte meselenin özü tam olarak burada şekilleniyor.
Çünkü şehir ve insan, iç içe iki olgu…
Önce insan şehri, sonra da şehir insanı biçimlendiriyor.
İnsan şehri değiştirirken; şehir de o şehir ahalisinin davranışlarını, alışkanlıklarını ve birbirleriyle olan ilişkilerini değiştiriyor.
O halde geleceğin Balıkesir’ini konuşurken yalnızca gelecekteki yol ağının uzunluğunu, bina yoğunluğunun nerede ve nasıl şekilleneceğini veya yeni projeleri konuşmak yetmez.
Bu noktada esas sorulması gereken soru şudur:
Nasıl bir Balıkesir’de yaşamak istiyoruz?
Geçmişini bilen ama geçmişe takılı kalmayan, geçmişte yaşamayan…
Gelişen ama kimliğini ve kişiliğini kaybetmeyen…
Yaşadığı şehri seven, ilgilenen, şehri hakkında bilgi sahibi olan; şehri yönetecek insanları da ehliyet ve liyakat sahibi insanlar arasından seçen…
Büyük düşünen…
Büyüyen ama insan odaklı olan, insanı merkezin dışına itmeyen…
Farklılıklarıyla kavgalı olmak yerine onları zenginlik olarak görebilen…
Çocuklarına, yaşlılarına, gençlerine ve gelecek kuşaklarına yaşanabilir bir şehir bırakmayı düşünen…
Kısacası yalnızca büyüyen ve gelişen değil, büyürken daha insani olma vasfını yakalamış bir şehir.
Bence en temel mesele bunlar…
Çünkü şehir, haritaya ya da fiziki sınırlara hapsedilemeyeceği gibi, orada da başlamaz.
Şehir, insanların birbirleriyle ve yaşadıkları yerle kurduğu ilişkide başlar.
Ve o ilişkinin nasıl olacağına, hep birlikte karar veririz.
Şimdi sormamız gereken asıl soru şu:
Nasıl bir şehirde yaşamak istiyoruz?
